Adrian Barnes’ın tekinsiz distopyası “Uyuyamayanlar” (The Neds) üzerine samimi bir inceleme. Dünyanın uykuyu kaybettiği ve sessiz bir deliliğe sürüklendiği bu psikolojik gerilimi mercek altına alıyoruz.


Başınızı yastığa koyduğunuz o huzurlu anı düşünün. Günün tüm ağırlığının üzerinizden kalktığı, zihnin şalteri indirdiği o güvenli liman… Uyku, sadece bir dinlenme değil, insan kalabilmemizin teminatıdır.
Peki ya bu liman bir gecede yok olsaydı? Sadece sizin için değil, dünyadaki insanların büyük çoğunluğu için.
Adrian Barnes’ın, okurken beni huzursuz eden, yer yer nefesimi daraltan ama elimden bırakamadığım distopyası “Uyuyamayanlar” (The Neds), bizi işte tam olarak bu kabusun ortasına atıyor.
Bugün blogda; fiziksel yorgunluğun olmadığı ama zihinlerin paramparça olduğu, sessiz, tekinsiz ve çok farklı bir kıyamet senaryosunu konuşacağız.

“Ned”ler: Yorgun Olmayan Zombiler
Her şey bir anda başlıyor. İnsanların büyük bir kısmı uykuyu kaybediyor. Ama bu bildiğimiz uykusuzluk (insomnia) gibi değil. Bu insanlar yorgunluk hissetmiyorlar. Gözleri kapanmıyor, esnemiyorlar. Bedenleri durmak bilmiyor ama zihinleri… İşte zihinleri bu kesintisiz bilinç haline dayanamıyor.
Barnes, bu “uyuyamayan” kitleye (kitapta onlara “Ned” deniyor) dönüşümü o kadar ürkütücü anlatıyor ki… İlk başta gelen o aşırı odaklanma hali, yerini yavaş yavaş paranoyaya, takıntılara, anlamsız işlere (mesela durmadan bir şeyler istiflemeye veya inşa etmeye) ve nihayetinde sessiz bir deliliğe bırakıyor.
Bu, koşan, bağıran, et yiyen zombilerin hikayesi değil. Bu, yan komşunuzun bir gece ansızın bahçesindeki çimleri tırnak makasıyla kesmeye başlamasının ve bunu günlerce, durmaksızın sürdürmesinin hikayesi.
Uyumak Bir Suç Haline Gelirse…
Romanın isimsiz anlatıcısı ise, bu kaotik dünyada bir “anomali”. O, hâlâ uyuyabilen azınlıktan biri.
Dışarıdaki dünya hızla deliliğin pençesine düşerken, kahramanımız kendi dairesine hapsolmuş durumda. Çünkü bu yeni dünyada uyuyabilmek bir lüks değil, ölümcül bir kıskançlık sebebi. “Ned”ler, hâlâ rüya görebilen bu insanlara karşı açıklanamaz bir nefret besliyor.
Kitabı okurken, anlatıcının o klostrofobik yalnızlığını iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Dışarıdaki sessiz tehdit, kapının ardındaki o “uyanık” kalabalık hissi, gerilimi sürekli tırmandırıyor.
“Uyku, bizi her gece sıfırlayan bir mucizeymiş. Onu kaybettiğimizde, insanlığımızı da kaybettik.”

Neden Okumalısınız?
Uyuyamayanlar, aksiyon dolu bir macera arayanlar için değil. O, zihinsel bir çöküşün ağır çekim röntgeni.
- Özgün Bir Distopya: Eğer Körlük (José Saramago) tarzı, tek bir duyunun veya yetinin kaybı üzerine kurulu toplumsal çöküş hikayelerini seviyorsanız, bu kitaba bayılacaksınız.
- Psikolojik Derinlik: Kitap, uykunun bilincimiz ve akıl sağlığımız üzerindeki hayati rolünü sarsıcı bir şekilde sorgulatıyor.
- Atmosfer: Yazarın kurduğu o tekinsiz, gri ve umutsuz atmosfer, kitap bittikten sonra bile üzerinize siniyor.
Bu Gece İyi Uyuyun
Adrian Barnes, çok basit bir sorudan yola çıkarak (“Ya uyuyamasaydık?”) çok karmaşık ve rahatsız edici bir dünya yaratmış. Kitabı bitirdiğinizde, yastığınıza her zamankinden daha sıkı sarılacağınıza ve o gece uyuyabilmenin verdiği huzuru daha derinden hissedeceğinize eminim.
Hazırsanız ışıkları kapatın… Ya da dışarıdaki “uyuyamayanları” düşününce, belki de açık bırakmak istersiniz.
