SANAT

Kelimelerle Kurulan, Sulara Gömülen Bir Hayat: Virginia Woolf’un Trajik ve İlham Verici Hikayesi

Dünyanın her geçen gün biraz daha karanlığa ve kaosa sürüklendiğine inanan hassas bir ruhun, hayata tutunması ne kadar mümkün olabilir?

Edebiyat dünyasının ve feminizmin en güçlü seslerinden biri olan Virginia Woolf için yaşam; kusursuz kelimelerle inşa ettiği bir kale ile zihnini ele geçiren karanlık dalgalar arasında geçen amansız bir savaştı. Onun hikayesi, saygın bir İngiliz ailesinin entelektüel ortamında başlayıp, ağır sinir krizleri ve nihayetinde nehrin soğuk sularında son bulan trajik ama bir o kadar da büyüleyici bir serüvendir.

1. Kusursuz Soyağacı ve Peş Peşe Gelen Yıkımlar

Virginia’nın hayatı dışarıdan bakıldığında bir Viktorya dönemi masalı gibiydi. Saygın bir yazar olan babası, Marie Antoinette’in nedimelerinin soyundan gelen annesi ve Amerikalı şair vaftiz babasıyla, entelektüel olarak mükemmel bir çevrede büyüdü. Ancak bu parlak vitrinin arkasında derin travmalar gizliydi.

  • Kayıplar Zinciri: 1895 yılında annesi Julia Stephen’ın ani ölümü, Virginia’nın ruhunda açılan ilk ve en büyük yara oldu. Sadece iki yıl sonra ablası Stella’yı ve 1904’te babasını kaybetmesi, onu hayatı boyunca yakasını bırakmayacak olan o ağır depresyon sarmalına itti.
  • Gizli Travmalar: Ruhundaki yaralar sadece ölümlerle sınırlı değildi; çocukluk yıllarında üvey kardeşleri George ve Gerald Duckworth’ün cinsel istismarına uğraması, Virginia’nın psikolojisinde onarılamaz hasarlar bıraktı.

2. Özgürlüğe Kaçış: Bloomsbury Grubu

Babasının ölümünün ardından geçirdiği ağır sinir krizinden sonra Virginia, Viktorya döneminin o baskıcı ve kısıtlayıcı kurallarından kaçarak kardeşleriyle birlikte Londra’nın kalbine, Bloomsbury’ye taşındı.

Burada kurdukları Bloomsbury Grubu; ressamların, yazarların, felsefecilerin ve ekonomistlerin (John Maynard Keynes, E.M. Forster gibi) bir araya geldiği özgürlükçü bir entelektüel vahaydı. Bu ortam, Virginia’nın edebi dehasını besleyen en önemli kaynak oldu.

3. Aşktaki Çelişkiler ve “Leonard” Faktörü

Virginia’nın gönül ilişkileri, dönemin normlarına meydan okuyacak kadar sıradışıydı. Ergenlik yıllarından itibaren kadınlara özel bir ilgi duymuş, kendisinden yaşça büyük Violet Dickinson’a tutkulu mektuplar yazmıştı.

Buna rağmen, hayatını deneme yazarı Leonard Woolf ile birleştirdi. Virginia’nın erkeklerle cinsel yakınlıktan ve Yahudilerden hoşlanmamasına rağmen Yahudi bir yazar olan Leonard ile evlenmesi tarihin ironilerinden biridir. Cinsellikten uzak ama muazzam bir zihinsel ortaklığa dayanan bu evlilikte Leonard, Virginia’nın fırtınalı zihni için en güvenli liman oldu.

4. Deliliğin Kıyısında Dans Eden Bir Deha

Bugünün tıbbi terimleriyle Virginia Woolf ağır bir manik-depresif (bipolar) hastasıydı. Yazılarını kız kardeşi Vanessa’dan ilham alarak ayakta yazan, hayvanlara tutkuyla bağlı olan bu dahi kadın, hastalığının manik dönemlerinde günlerce hiç susmadan konuşabiliyordu.

Onu sıradan yazarlardan ayıran şey ise; kendi deliliğini, ruhsal çöküntülerini ve intihar düşüncelerini cesurca kalemine malzeme yapabilmesiydi. Özellikle Mrs. Dalloway romanı, deliliğin ve intiharın edebiyat tarihindeki en sarsıcı incelemelerinden biridir.

5. Savaşın Ayak Sesleri ve Nehirdeki Veda

İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi, Nazilerin Londra’yı bombalamaya başlaması ve evlerinin iki kez vurulması, Virginia’nın o hassas zihnindeki tüm savunma mekanizmalarını yıktı. Dünyanın sonunun geldiğine inanan çift, olası bir Nazi işgalinde kendilerini öldürebilmek için evlerinde yedek benzin ve morfin bile depolamıştı.

Ancak Virginia o işgali beklemedi. Son romanını yazarken kafasındaki seslerin yeniden yükseldiğini hisseden yazar, 28 Mart 1941 sabahı kocasını daha fazla yormamak adına o trajik kararı aldı. Ceplerini ağır taşlarla doldurarak evlerinin yakınındaki Ouse Nehri’ne girdi ve sulara karıştı.

Ardında bıraktığı veda mektubu, edebiyat tarihinin en hüzünlü satırlarını barındırıyordu:

“En sevdiğim… Yine delirecekmişim gibi hissediyorum. Sesler duymaya başlıyorum ve konsantre olamıyorum. Bana verebileceğin en büyük mutluluğu verdin… Hayatımdaki bütün mutluluğu sana borçlu olduğumu söylemek isterim. Her şey beni terk edip gitti ama senin iyiliğin hep benimle kaldı. Artık senin hayatını mahvetmeyeceğim.”

Virginia Woolf geride içi oyulmuş hisler, kaskatı bir alışkanlıklar iskeleti ve asla unutulmayacak ölümsüz eserler bıraktı. Kendi karanlığına yenilmiş olsa da, bugün milyonlarca kadına ve edebiyatsevere ışık olmaya devam ediyor.

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir