SANAT

Géricault ve “Medusa’nın Salı”nın Kan Donduran Hikayesi

Sanat, çoğu zaman içimizi ısıtan, ruhumuzu dinlendiren veya bize estetiğin en zarif halini sunan bir liman olarak görülür. Ancak sanat tarihi sadece çiçek açan badem ağaçlarından veya zarafetle gülümseyen kadın portrelerinden ibaret değildir. Bazen bir başyapıtın doğabilmesi için, sanatçının kendi zihninin en karanlık dehlizlerine inmesi, toplumun ahlaki sınırlarını zorlaması ve kelimenin tam anlamıyla “deliliğin kıyısında” yürümesi gerekir.

Reklamlar

Bugün, sanat tarihinin gelmiş geçmiş en çarpıcı, en rahatsız edici ve bir o kadar da hipnotize edici tablolarından birini; Fransız Romantizminin manifestosu sayılan “Medusa’nın Salı” (The Raft of the Medusa) tablosunu konuşacağız. Ve inanın bana, tuvalin üzerindeki o muazzam dram, ressamı Théodore Géricault’nun bu tabloyu yaratırken kendi atölyesinde yaşadığı karanlık sürecin yanında neredeyse sönük kalır. Gelin, fırçanın ucundaki bu ürpertici adanmışlığa yakından bakalım.

Asi, Tutkulu ve Kural Yıkan Bir Deha: Théodore Géricault Kimdir?

Théodore Géricault, 1791 yılında Fransa’nın Rouen kentinde varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Dönemin ağırbaşlı, kurallara sıkı sıkıya bağlı ve mitolojik konuları idealize eden Neoklasik sanat anlayışına asla uymayan, içi içine sığmayan, son derece tutkulu bir gençti. At binmeye büyük bir tutkusu vardı; tehlikeyi, hareketi ve hayatın o filtresiz, çiğ enerjisini seviyordu.

Géricault’ya göre sanat, geçmişin kahramanlık masallarını pürüzsüz mermer bedenlerle anlatmak değil; bugünün acısını, insanın çaresizliğini ve doğanın karşısındaki kırılganlığımızı olanca çıplaklığıyla yüzümüze vurmaktı. Henüz 20’li yaşlarının ortalarındayken, aradığı o “gerçek ve sarsıcı” konuyu, tüm Fransa’yı derinden sarsan bir ulusal felakette buldu.

Felaketin Anatomisi: Medusa Fırkateyni’nin Kabusu

Tarihler 1816’yı gösterdiğinde, Fransız kraliyetine ait Medusa fırkateyni, Senegal’e doğru yola çıkmıştı. Ancak geminin kaptanı, deneyimsizliği ve kibri yüzünden gemiyi Batı Afrika açıklarında sığlıklara oturtarak batmasına neden oldu. Gemideki aristokratlar ve üst düzey subaylar cankurtaran filikalarına binerek kendilerini kurtarırken, geriye kalan alt tabakadan 147 asker, denizci ve sivil, derme çatma, 20 metreye 7 metre ebatlarında ahşap bir sala sıkıştırıldı.

Plan, filikaların bu salı kıyıya kadar çekmesiydi. Ancak salın ağırlığı filikaları yavaşlatmaya başlayınca, o utanç verici an yaşandı: Filikadakiler halatları kestiler ve 147 kişiyi okyanusun ortasında, yiyeceksiz ve susuz bir halde ölüme terk ettiler.

Salda geçen 13 gün, insanlık tarihinin en karanlık cehennemlerinden birine dönüştü. İnsanlar önce susuzluktan deniz suyunu ve idrarlarını içtiler. Sonra delilik baş gösterdi; geceleri çıkan isyanlarda insanlar birbirlerini bıçaklayarak denize attılar. Ve en sonunda, hayatta kalabilmek için o korkunç tabuyu yıkarak ölenlerin etlerini yemeye (yamyamlık) başladılar. 13. günün sonunda, Argus adlı bir gemi ufukta belirdiğinde, o derme çatma salda 147 kişiden sadece 15’i hayatta kalabilmişti.

Atölyeye Kapanış: Sanat Mı, Hastalıklı Bir Takıntı Mı?

Géricault bu korkunç olayı duyduğunda, sadece bir ressam olarak değil, bir araştırmacı gazeteci gibi olayın üzerine atladı. Bu trajedi, onun aradığı sarsıcı tablonun ta kendisiydi. Hayatta kalanlarla bizzat buluşup röportajlar yaptı, hatta salın orijinal marangozunu bularak atölyesinde o lanetli ahşap salın birebir maketini inşa ettirdi.

Ancak Géricault için bunlar yeterli değildi. O, ölümü hayal ederek çizmek istemiyordu; ölümü görmek, etin çürümesini hissetmek ve o dehşetin rengini tam olarak paletine aktarmak istiyordu. İşte sanatçının deliliğin sınırlarında dolaştığı o ürpertici süreç böyle başladı.

Ressam, dış dünyayla tüm bağını koparmak ve kendini bu melankoliye hapsetmek için önce saçlarını usturayla sıfıra kazıttı. Evden çıkması artık imkansızdı. Sonra, Paris’teki morglarla ve hastanelerle gizli anlaşmalar yaptı. Atölyesine kesik kollar, bacaklar ve giyotinle kesilmiş kafalar getirtmeye başladı. Haftalarca atölyesinde bu ceset parçalarıyla yaşadı.

Etin sarıdan yeşile, yeşilden griye dönen o çürüme evrelerini, ölümün o hastalıklı dokusunu günlerce hiç bıkmadan inceledi. Atölyesinin içi tahammül edilemez bir çürümüş et kokusuyla dolmuştu ancak Géricault, adeta bir trans halinde devasa (4.91 metre x 7.16 metre) tuvalinin başında fırça sallamaya devam ediyordu.

Sergileniş ve Ölümsüzlük

Aylarca süren bu hastalıklı adanmışlığın sonunda, 1819 yılında tablo Paris Salonu’nda sergilendiğinde izleyiciler kelimenin tam anlamıyla şoka girdiler. Karşılarında ne idealize edilmiş bir mitolojik tanrı ne de görkemli bir zafer anı vardı. Devasa tuvalde, umutla umutsuzluk arasında sıkışmış, ölmek üzere olan, etleri çürüyen ve son bir çareyle ufuktaki minicik bir gemiye (Argus’a) el sallayan sıradan insanlar vardı.

Tablo politik bir bomba etkisi yarattı. İktidarın beceriksizliğini ve halkı nasıl ölüme terk ettiğini yüzlerine tokat gibi çarpıyordu. Ancak siyasi mesajından öte, eserin sahip olduğu o kusursuz anatomi bilgisi, morglardan öğrenilmiş o ölümcül ten renkleri ve gölgelerin kullanımı, sanat tarihinde yeni bir çağın kapılarını araladı: Fransız Romantizmi.

The Gustos Yorumu: Dehanın Bedeli

Théodore Géricault, bu tablodan sadece birkaç yıl sonra, henüz 32 yaşındayken attan düşmeye bağlı komplikasyonlar ve geçirdiği ağır hastalıklar sonucunda hayata veda etti. Kısacık ömrüne sığdırdığı bu eser, sanatın sadece “güzel” olanı değil, insanın doğayla ve kendi içindeki karanlıkla savaşını da yansıtabileceğinin en görkemli kanıtıdır.

Paris’e yolunuz düşer ve Louvre Müzesi‘nin o geniş koridorlarında dolaşırken bu devasa tablonun karşısına geçerseniz, sadece denizin dalgalarını veya çaresiz insanları görmeyin. O boyaların ardında, saçlarını kazıtıp çürüyen ceset parçalarıyla haftalarca bir odaya kapanan ve sanatı uğruna kendi ruhunu feda eden tutkulu bir dehanın gölgesini de hissedin.

Peki sizce, bir eserin gerçeğe bu kadar yakın olması, izleyicide uyandırdığı o rahatsızlık hissini değerli kılar mı? Yoksa sanat sadece güzeli mi yüceltmelidir? Yorumlarda bu derin konuyu tartışmaya devam edelim.

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir