
Gerçek bir dostluk, toplumsal baskı ve yarım kalan hayatlar.
Bazı dostluklar vardır, aşkın pabucunu dama atar. Sizi siz yapan, dünyayı ilk kez onun gözlerinden gördüğünüz, kendinizi onda bulduğunuz dostluklar… İşte Simone de Beauvoir’ın ölümünden tam 34 yıl sonra yayımlanan, tozlu raflarda saklı kalmış romanı Ayrılmaz İkili (Les Inséparables), tam olarak böyle bir bağın hikayesi.

Bu yazıda, 20. yüzyılın en önemli feminist filozoflarından birinin, o güçlü zırhını kuşanmadan önceki en savunmasız haline, ilk gençlik yıllarına ve onu derinden yaralayan “öteki yarısına” tanıklık ediyoruz. Eğer gerçek hayat hikayelerinden beslenen, samimi ve bir o kadar da hüzünlü romanları seviyorsanız, doğru yerdesiniz.
“Ayrılmaz İkili”: Çekmecede Saklanan Büyük Sır
Simone de Beauvoir denince aklımıza güçlü, tavizsiz, varoluşçuluğun anası ve İkinci Cinsiyet‘in yazarı gelir. Peki ya o “anıt kadın” olmadan önceki Simone?
Ayrılmaz İkili, Beauvoir’ın kendi hayatındaki en derin travmalardan birine, çocukluk ve ilk gençlik arkadaşı Elisabeth “Zaza” Lacoin ile olan ilişkisine odaklanıyor. Kitapta Sylvie (Simone) ve Andrée (Zaza) olarak karşımıza çıkan bu iki genç kızın hikayesi, aslında bir dönemin de portresi.
Beauvoir bu romanı 1954’te yazmış olsa da, hayat arkadaşı Jean-Paul Sartre’ın “fazla kişisel ve edebi değeri düşük” bulması nedeniyle yayımlamaktan vazgeçmiş. Ancak kızı tarafından yıllar sonra keşfedilen bu metin, Sartre’ın ne kadar yanıldığını kanıtlıyor. Çünkü bu kitap, bir filozofun doğuş sancılarını en çıplak haliyle anlatıyor.

Sylvie ve Andrée: Zıt Kutupların Çekimi
Romanın anlatıcısı Sylvie (Simone), zeki, disiplinli ama biraz içine kapanık bir kız. Andrée (Zaza) ise tam bir ateş parçası. Tutkulu, asi, yetenekli ve hayat dolu. Sylvie, Andrée’ye hayranlıkla karışık derin bir sevgi besliyor. Onlar okulda, sokakta, hayallerde hep yan yana; onlar “ayrılmaz ikili”.
“Benim için Andrée, yeryüzündeki tüm mucizelerin vücut bulmuş haliydi.”
Kitabı okurken kendi çocukluk arkadaşınızı, o “her şeyi birlikte keşfettiğiniz” insanı düşünmeden edemiyorsunuz. O yüzden dili çok samimi, çok içeriden.
Görünmez Düşman: Toplumsal Baskı ve Burjuvazi
Bu roman sadece hüzünlü bir arkadaşlık hikayesi değil, aynı zamanda keskin bir toplum eleştirisi. 1. Dünya Savaşı sonrası Fransa’sında, katı Katolik ve burjuva bir çevrede genç kız olmanın ne demek olduğunu tokat gibi yüzümüze çarpıyor.

Andrée’nin o özgür ruhunun, ailesinin beklentileri, görücü usulü evlilik baskıları ve “iffetli kadın” olma zorunluluğu altında nasıl ezildiğini okumak yürek burkuyor. Sylvie (Simone) entelektüel bir kaçış yolu bulup kendini kurtarırken, Andrée’nin bu kapana kısılmışlığı trajik bir sona doğru sürükleniyor.
Aslında Beauvoir bize şunu gösteriyor: Kendi özgürlüğünü kazanmak için verdiği savaşın ilk kıvılcımı, Zaza’nın o boğucu dünyada yok olup gidişine duyduğu isyandı.
Yarım Kalanlara Dair
Ayrılmaz İkili, bittiğinde boğazınızda bir düğüm bırakan, kısa ama etkisi uzun süren kitaplardan. Zaza’nın trajedisi, Simone’un ömür boyu taşıdığı bir suçluluk duygusuna ve aynı zamanda onu yazmaya iten bir borç hissine dönüşüyor.
Bu kitabı okuyun ve hayatınızdaki “ayrılmazları” düşünün. Belki de birilerine geç kalmadan sarılmak gerekir.
