SİNEMA-TV

Başyapıt mı, Duygu Sömürüsü mü? “Hamnet” Filmi İncelemesi

Var olmak mı, yok olmak mı?” Edebiyat tarihinin bu en meşhur sorusunun ardında, aslında bir babanın kaybettiği oğluna duyduğu tarifsiz acı yatıyor olabilir mi?

Reklamlar

2025 ödül sezonuna fırtına gibi giren, Altın Küre’yi kucaklayıp Oscar‘a 8 dalda aday olan Hamnet, tam da bu varsayım üzerine kurulu. Yönetmen koltuğunda Chloé Zhao’nun oturduğu film, Maggie O’Farrell’in aynı adlı çok satan romanından uyarlandı. Ancak film, Shakespeare’den ziyade, tarihin tozlu sayfalarında unutulmuş eşi Agnés Hathaway’in öyküsüne ve bir evlat kaybının yıkıcı anatomisine odaklanıyor.

“The Gustos” olarak; izleyiciyi ikiye bölen, kimilerini hıçkırıklara boğarken kimilerine “fazla abartılı” gelen Hamnet’i mercek altına alıyoruz.

Ormanın Kızı ve Kelimelerin Efendisi

Filmin en güçlü (ve belki de en klişe) yanlarından biri karakter zıtlığı. Agnés’i (Jessie Buckley) ilk gördüğümüzde o; şahiniyle iletişim kuran, şifalı bitkilerden anlayan, kurallara boyun eğmeyen adeta mitolojik bir orman perisidir. O “Doğayı ve Sezgileri” temsil eder. Kocası William (Will) ise tamamen “Akla ve Kelimelere” aittir.

Bu zıtlık, oğulları Hamnet’in trajik kaybıyla büyük bir enkaz halini alır. Agnés doğanın ve acının içinde kaybolurken; Will çözümü Londra’ya kaçmakta, acısını Globe Tiyatrosu’nun sahnelerine (ve Hamlet eserine) gömmekte bulur.

Roman vs. Film: Melodramın Dönüşü

Maggie O’Farrell’in romanı, acıyı kelimelerin tekrarlarıyla ve bilinç akışıyla verirken; Chloé Zhao’nun filmi bunu tamamen görsel bir şölene ve abartılı bir melodrama dönüştürüyor. Özellikle Agnés karakterine hayat veren Jessie Buckley’nin histerik sınırlarında gezinen performansı, 1950’lerin gözyaşı vadeden Hollywood klasiklerini andırıyor. Film size nefes alma payı bırakmıyor; doğrudan boğazınızı düğümlüyor.

Günahıyla Sevabıyla “Hamnet”

Filmin en çok eleştirildiği nokta ise yazarın romanda kurduğu o ince “ironik mesafeyi” kaybetmesi. Romanda William Shakespeare’in adı bile geçmezken (odak tamamen Agnés iken), film maalesef “Acı çeken dahi erkek sanatçı” klişesine yenik düşüp o meşhur “Var olmak mı, yok olmak mı?” tiradını seyirciye sunuyor.

Karşımızda görsel olarak kusursuz, müzikleri ve oyunculuklarıyla (özellikle Buckley) devleşen bir film var. Ancak şu soruyu sormadan edemiyoruz: Bu kadar yoğun bir acının estetize edilmesi “Sinemanın Büyüsü” müdür, yoksa izleyiciyi ağlatmak için tasarlanmış bir “Manipülasyon” mu?

Eğer sinema salonundan gözleriniz şişmiş bir şekilde çıkmayı ve ağır bir duygusal yükü seviyorsanız, Hamnet bu yılın tartışmasız en iyi filmi.

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir